Ağu
22
2011
0

Kader Ajanları – George Nolfi

Kader!

Tartışılagelmiş konuların başındadır. Varlığından kuşku duymamakla birlikte sınırını ve iradeyle nerede kesildiği konusunu merak edenler arasında yer almaktayım. Kader dediğimiz şey doğum, ölüm, hastalık vs. den mi ibarettir yoksa kader hayatımızın insanını seçebilecek kadar ileri sınırda mıdır?

Ya özgür irade?

Bunun sınırı nerelere kadar uzanmaktadır? Yiyeceğimiz yemekten, edineceğimiz arkadaşlıklardan, yemeğe atacağımız baharatlardan öte bize ne tür sınırlar tanınmıştır bu özgür iradede?

İşte bu film’de tam bu noktaya değinmekte: KADER AJANLARI (daha fazla…)

Ağu
17
2011
0

Lüsyen – Can Dündar

“Mükemmelliyet” hayranı Abdülhak Hamit bu kavramı çevresinden daima talep etmekte fakat asla kendisinde uygulayamamaktadır, yaşamı ikilemler ve kendinden kaynaklanan olumsuzluklarla doludur. Bu karmaşaya “Lüsyen“i de davet etmektedir ve yine kendi kusurlarıyla yeni aksaklıklara yol açmakta ve bu aşamaları Can Dündar bize nakletmektedir.

Atatürk, dans etti Lüsyen’le… Tevfik Fikret ona edebiyat dersi verdi. İnönü, evlerinde satranç oynadı. Nazım Hikmet, sofralarında yemek yedi. Kimler yok ki, bu belgesel romanın sayfaları arasında: Mehmet Akif’ten Victor Hugo’ya, Damat Ferid’den Oscar Wilde’a, Yahya Kemal’den Hindenburg’a, Necip Fazıl’dan, Karındeşen Jack’e, Abdülmecid’ten Namık Kemal’e, Sultan Reşad’dan Talat Paşa’ya Geçen asrın en ünlü portreleri… Ve onların arasında bir çağ yangınının tam ortasında yaşanmış inanılmaz bir aşk hikâyesi…

Aşk, adeta randevulaştı onlarla…
1912’de, brüksel baharında..

Hayat bir yanılsama ise işte gerçek aşk bu..
Yanılsama imkansız ise işte gerçek bu..

Ağu
16
2011
0

Siyonizm’in kurucusu: Theodor Herzl

Şayet yakın tarihe merakı olanlardansanız muhakkak bu ismi duymuşsunuzdur. Kendisi, adı İsrail’deki Siyon Dağı’ndan gelen Siyonizm felsefesinin kurucusudur. Bu bakımdan yakın tarih açısından çok önemlidir.

Kendisi Avusturya’lı yahudilerdendir. Mesleği gazeteciliktir. Tek amacıysa kutsal kitap olarak var saydıkları Tevrat‘taki kendilerine vadedilmiş olan topraklar üzerine bir Yahudi Devleti kurmaktır. Bu amacını hararetle savunmasının dayanağıysa yalnızca kutsal kitaplarının söz konusu toprakları kendilerine vermesi değildir. Biraz daha geriye gidersek   İsrail’in Beka Stratejisi ve Kürtler isimli kitap yorumumda da bahsettiğim gibi  Selahaddin Eyyubi ’den tekme yemeden önce Beni İsrail olarak Kudüs ve civarlarında iskan etmiş bulunmaları da o toprakları benimseyip mücadelesine yılmadan devam etmesini sağlamıştır.

Kendisi bu amaç uğruna (elinde maddi imkan dışında her hangi bir güç bulunmamasından da sebep) ılımlı bir politika gütmeyi yeğlemiştir. Bu sebeple dönemin  Alman İmparatoru II. Wilhelm ile ilişkiye geçmiş ancak umduğunu bulamamıştır. Buna benzer politikaların benzerlerini farklı ülkelerde de deneyip projesinin inandırıcı olmadığı cevabıyla hüsrana uğramıştır. Fakat yılmayıp II. Abdülhamid‘le araya tanıdıkları da sokarak görüşme taleb etmiştir.

YANLIŞ BİLİNEN GERÇEKLER

Bir çok kaynakta bu görüşme neticesinde Theodor Herzl vadedilmiş toprakların Yahudilere verilmesi sonrası II. Abdülhamid‘e Osmanlı’nın tüm borçlarını kapatmayı teklif ettiği yazmaktadır. Fakat böyle bir bilgi namümkündür. Zaten bunu kanıtlar hiçbir belge de mevcut olmamakla birlikte Theodor Herzl‘in günlükleri incelendiğinde o günkü görüşmeyle ilgili böyle bir bilgi bulunmamaktadır. Ayrıca Osmanlı’nın o dönemdeki borçlarının miktarına bakıldığında bu borcu gelişmiş devletlerin bile tek seferde ödeyemeyeceği görülmektedir.

Konuşmanın neticesi Theodor Herzl açısından yine hüsrandır. (Hatta bu olay sonrası şöyle demiştir:Türkler gün gelecek,dilenci durumuna düşecek ve dizlerime kapanıp yalvaracaklar.) Nitekim II. Abdülhamid‘in görüşme sonrası şu sözleri gurur vericidir: ” Bu vatan benim değil Milletimindir. Osmanlı Devleti hala yaşamaktadır. Ben canlı beden üzerinde ameliyat yaptırmam!(daha fazla…)

Tem
31
2011
0

Annenin karnından çıkıyorsun, çıktığın gibi de başlıyorlar tepene çıkmaya!

‘Beklenti’, bir şeyin gerçekleşmesini beklemek… Senin kendinden veya bir başkasından, sevgilinden, ailenden, devletten, dünyadan… Her kimden olursa işte, bir şeylerin olmasını ‘bekleme’ durumu.

Bir de bizden ‘başkalarının beklentileri’ var.

Ailen adam olmanı, hocan iyi not almanı, sevgilin ilgi göstermeni, eşin sadık bir eş ve iyi bir baba olmanı veya patronun iyi bir çalışan olmanı bekliyor… İçinde yaşadığın toplumsa din, ahlak ve geleneklere göre yaşamanı; devlet de yasalara uymanı ve bolca vergi vermeni bekliyor…

Annenin karnından çıkıyorsun, çıktığın gibi de başlıyorlar tepene çıkmaya! Hadi cee de, hadi şunu ye, hadi baba de, hadi yürü… Veya büyüdükçe sen; onu yapma, bunu deme, şunu etme… Ayıplar, günahlar, yasaklar…

Birileri benden hep bir ‘başkası yaratma’ yarışında…

Ve bir şey söyleyeyim mi, işlerinde çok da iyiler… Hangimiz hala o çocukluk yıllarındaki saflığımızdayız ki?

Sonra büyüdükçe öğretiliyoruz ki; biz de başkalarından bir şeyler bekleme ‘hakkına’ sahibiz! Başlıyoruz da beklemeye sahiden… Ve çark dönmeye devam ediyor böylece!

Bizim için yaratılan, adına da ‘kimlik’ denen hapishanelere konuyoruz farkında olmadan… Sonra da o kimliğin esiri oluyor ve başkalarının gözünde ‘adam olma’ uğruna, bu hayatta hepimizin en büyük beklentisi olan mutlu olmanın sadece bir ‘yoldan’ ibaret olduğunu unutuyoruz.

Jiddu Krishnamurti bir keresinde demişti ki;

“Mutlu olmak, her bireyin en yüksek hedefidir. (daha fazla…)

Tem
31
2011
0

La / Sonsuzluk Hecesi – Nazan Bekiroğlu

      Sonu bilinen bir şeyi okumak, dinlemek, izlemek… Tümleç aynı olduktan sonra her halukarda sonuç aynıdır sanardım; “sıkılmak.” Bu kitapta da konu belli, konu çerçevesi ve malzemesi belli… Fakat tek birşey farklıydı; kalemi tutan kişi. Şunu anladım 2=2 değilmiş. 2=1+1 ‘de olabiliyormuş.
   
    İlk insanın yaratılışından,şeytanın isyanından.. Hz.Adem ve Hz.Havva’nın nasıl yasak meyveye gittiğini,nasıl şeytanla mücadele ettiklerini okumak çok zevkliydi..
     
     Kitapta bir akıcılık var,önce ne zaman yasak meyveyi yiyecekler diye bekliyorsun..Sonra dünyaya gönderildiklerinde Hz.Havva nerde diye düşünüyorsun..Adem’in yalnızlığına ve Havva’ya olan aşkına şahitlik ediyorsun.. Birleşiyorlar.. Bu seferde Kabil Habil’i ne zaman öldürecek, nasıl kardeşine kıyabilecek diyorsun.. Kabil’in vicdan azaplarına şahit oluyorsun..
     
     Gerçekten okunası bir kitap,ilk insan hakkında bilmediğimiz çoğu şeye ışık tutuyor..

     Evrim teorilerini çürüten bir kitap.. (daha fazla…)
Tem
30
2011
0

İsrail’in Beka Stratejisi ve Kürtler – Cevat Eroğlu

Şayet daha önceden bir şeye yeltenip başarısız olduysanız, aynı amacı 2. kez denerken temkin oranında artış gözlemlersiniz, değil mi? Mantıklı olan budur.

12. yy zamanları… Haçlı ordusunun ideolojilerini de sırtlayarak Kudüs’e doğru yol aldıkları zamanlar yani…

Amaç kutsal saydıkları Kudüs ve çevresine el koymaktı, taki karşılarına Selahaddin Eyyubi çıkanakadar. (Bkz: Hıttin Muharebesi) Sonuç haçlılar açısından hüsrandı…

20. yy zamanları. İsrail’in Talmud kaynaklı kurdukları Beka stratejisiyle Filistin’de terör estirdiği günümüz zamanları yani…

Başta da değindiğimiz gibi… Daha önceden bir denenmişlik ve sonucunda hüsran varsa  ve aynı şey 2. defa denenecekse hüsran’ın nedenleri araştırılır temkin oranına ekleme yapılır ve tekrar bir denemeye yeltenilir. Evet, İsrail‘in yaptığı da aynen budur. (daha fazla…)

Tem
04
2011
11

Nasıl Mutlu Olunmaz?

Beyaz Türkler kavramını dilimize ünlü sosyoluğumuz Nilüfer Göle kazandırmıştı. Göle, bu kavramla, kendilerini Türkiye’nin “ilericileri” olarak gören asker-sivil bürokrasiyi ve entellektüelleri kast etmişti. Benim sözünü edeceğim kesim ise, Beyaz Türkler’in genç jenerasyonu. Çoğu kolejlerde, hatta sonra yurtdışında okumuş, 1980 sonrası ortamda büyüyerek “köşe dönme” kültürünü özümsemiş, iyi mesleklere, Batılı yaşam standartlarına kavuşmuş, genç ve orta yaş kuşak insanlarımız.

Beyaz Türkler, görünürde, mutlu olmak için pek çok nedene sahipler. Bu ülkenin yaşam standartlarının bir hayli ötesindeler. Adeta küçük Asya’da New York’u, Londra’yı veya Paris’i yaşıyorlar. Değerli entellektüellerimizden Rıfat Bali, Beyaz Türklerin bu bohem yaşamının iyi bir yansımasına işaret etmişti: İstanbul’daki bir partiyi, “Burası New York, karşısı Üsküdar!” diye duyuran bir davetiye…

Beyaz Türklerin çoğunun yaşamındaki en büyük değeri ise aslında tek bir kelimeyle özetlemek mümkün: Tüketim… Yaşamları daha fazla ve daha kaliteli tüketim üzerine kurulu. İyi kazanç sağlayan işlerde çalışmak ve böylece daha iyi evlere, arabalara, giysilere kavuşmak… Gezmenin, eğlenmenin ve belki de gösterişin doruklarına çıkmak… Hep daha fazla tüketmek ve bu tüketimi de, bol “marka”lı bir yaşam biçimi içinde, eşe-dosta duyurmak.

Bu renkli hayat Beyaz Türkler tarafından yaşanırken, medya aracılığıyla da “öteki Türkiye”ye daha da süslenip seyrettiriliyor. Bu öteki Türkiye’nin “televole kültürü” içinde yanıp tutuşan kısmı da, Beyaz Türkler gibi olmak, onlar gibi tüketebilmek için can atıyor.

Ama acaba bu renkli hayat Beyaz Türkleri mutlu edebiliyor mu ki?

Mutsuzluk Krizi

Kuşkusuz her bireyin mutluluk ölçüsü ve düzeyi birbirinden farklıdır. Ancak Beyaz Türkler’in çoğunda garip bir mutsuzluk sendromu olduğunu gösteren ve “içerden gelen” sesler var. Milliyet’in genç kalemi Ece Temelkuran, bir yazısında bu sendromdan şöyle söz etmişti: (daha fazla…)

Haz
01
2011
4

Bakış Açısı: “YARATMAK”

Hiç dikkat ettiniz mi? Cümle içinde kullanılan “yaratmak” kelimesine diğer insanların bakışları ne denli ilginçtir. Bu cümleyi kullanan insana karşı “haşa” derler “haddini aşma” ya da “sadece bi’ bakış” atarak kurduğu cümlenin yanlış olduğunu anlatmak isterler. Neden? Çünkü yaratmak Allah‘a mahsustur, değil mi?

Fakat gerçekten de bu bakış açısı doğru mudur?

Hiç sanmıyorum.

Çünkü “yaratmak” yoktan var etmek anlamına gelebileceği gibi, çeşitli objelerin birleşimiyle yeni şeyler oluşturmak anlamına da gelmektedir. Şaşırtıcı mı geldi? Hemen ıspatlıyorum:

23 müminun suresi 12

o yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. ve insanın yaratılışına çamurdan başlamıştır.

32 secde suresi 7

sizi topraktan yaratması (daha fazla…)

Powered by WordPress | Theme: Aeros 2.0 by TheBuckmaker.com